Çağın en büyük çıkmazı: Göç ve göçmen karşıtlığı!

Yüzyılımızın en büyük sosyal ve siyasal sorunu olarak değerlendirilen ‘göç ve göçmen karşıtlığı’ tartışılmaya devam ederken çözüm için radikal bir demokrasiye ve küresel barışa ihtiyaç olduğu vurgulanıyor.

Çağın en büyük çıkmazı: Göç ve göçmen karşıtlığı!
Çağın en büyük çıkmazı: Göç ve göçmen karşıtlığı!
+7
Haber albümü için resme tıklayın

Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde süren siyasi çatışmalar ve savaşlar kitlesel göçleri de tetikliyor. Milyonlarca insanın daha iyi bir yaşama kavuşma ümidiyle yerinden, yurdundan ayrılarak uzak coğrafyalara göç etmesi, çağımızın en büyük sorunu olarak göze çarpıyor.

Öte yandan göçmenlerin öleceğini bile bile, canı pahasına yollara düşmesi de bir başka dram olarak karşımıza çıkıyor. Uluslararası Göç Örgütü’nün verilerine göre her yıl sadece Akdeniz sularında bile binlerce kişi can veriyor.

Bununla birlikte insan kaçakçılığının milyon dolarları bulan bir sektöre dönüşmesi ve buna karşı yeterince önlem alınmaması, insanlığın girdiği derin ahlaki krizi de gözler önüne seriyor. Ancak tüm bunların yanında göçün sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan yarattığı etkiler ve yol açtığı yeni sorunlar bu olguyu daha da karmaşık ve çözülemez hale getiriyor. Bunların başında göç alan ülkelerde gelişen göçmen karşıtlığı geliyor. Bunun tehlikeli noktalara gidebileceğini belirten kimi uzmanlar, göçmen karşıtlığının yol açtığı milliyetçi dalganın ırkçı bir yabancı düşmanlığına dönüşebileceğini hatırlatıyor. Bilindiği gibi geçtiğimiz yüzyılda yükselen ırkçı faşizm, soykırıma varan korkunç sonuçlar doğurmuştu. Dolayısıyla uygarlığı tehdit eden bu soruna tüm dünya ülkelerinin siyasi ve ekonomik hesaplardan arınık bir şekilde yaklaşması gerektiği; bunun hem ahlaki hem de stratejik açıdan hayati olduğu kaydediliyor.

‘GÖÇMEN SORUNU’ SİYASİ RANT İÇİN İSTİSMAR EDİLİYOR

Yabancı düşmanlığı siyasiler için kendi taraftarlarını bir arada tutmak ve oy devşirmek için başvurabilecekleri oldukça kullanışlı bir enstrüman. Çünkü birçok araştırmaya göre göçmenler doğal olarak yerli halkta bir güvensizlik ve korku hissi uyandırıyor. Bunun da temel sebepleri arasında yabancı kültürlere, dillere ve geleneklere dair bilgisizlik ve önyargılarla birlikte ekonomik istikrarsızlığa neden olacakları kaygısı yer alıyor. Öte yandan tarih, geniş yığınların; sözde ‘milliyetçi’ ancak gerçekte ırkçılığı aşılayan, kutuplaşmayı kışkırtan bir siyasetin cazibesine kapıldıklarını gösteriyor. İnsanlığa ağır bedeller ödettiyse de bu trajik gerçekliğin kısa vadede siyasi aktörlere güç kazandırdığı biliniyor. Kişisel veya örgütsel çıkarlarını önceleyen siyasiler, maalesef toplumu kuşatan bu korku iklimini suistimal etmekten geri durmuyor. Sonuçta bu tür bir siyaset, kitleleri karşılıklı korkuya ve paniğe sevk ederek kamplaşmayı derinleştiriyor.

SORUMLU SİYASİLERE VE GERÇEK BİR DEMOKRASİYE İHTİYAÇ VAR

Ancak bu durum farklılıklara tahammülün olmadığı, refah seviyesinin düşük olduğu kapalı toplumlarda daha fazla karşılık bulurken modern demokrasinin etkin olduğu ülkelerde daha az görülüyor. Çünkü demokrasi bu tür sorunları bertaraf etmek için önemli bir takım mekanizmaları devreye sokuyor. Demokratik yönetimler, göçmenlerin taleplerini anlama ve kabul etme noktasında eğitim ve farkındalığı teşvik ediyor. Ayrıca ayrımcılığı yasaklayan yasalarla göçmenlere dönük olumsuz davranışlar, hukuki yaptırımlarla cezalandırılıyor. Öte yandan göçmenlerin; kapsayıcı politika ve programlarla ekonomik yaşama ve siyasi süreçlere katılımı sağlanıyor. Bunların yanı sıra karşıtlığın azaltılması ve entegrasyon için diyalog ve etkileşim zeminleri yaratılıyor. Ancak tüm bunların sağlanması için öncelikle vizyoner siyasilere, akil aydınlara ve sağduyulu bir medyaya ihtiyaç olduğu vurgulanıyor.

‘GETTOLAŞMA’ EN BÜYÜK TEHLİKE…

Öte yandan uzmanlar göç alan ülkelerin, gerekli önlemler alınmadığı takdirde ‘gettolaşma’ tehdidiyle karşı karşıya olduklarını belirtiyor. Getto, genellikle şehrin periferisinde yer alan belirli bir etnik veya dini grubun zorunlu olarak yaşadığı ve kaynaklara erişimin sınırlı olduğu bölge olarak tanımlanıyor. Bu tür kapalı ve izole bölgeler ayrımcılığa maruz kalan, ötekileştirilen, dışlanmış sosyal gruplar için mecburi yaşam alanları. Bu alanlar, sadece bir mekân farklılığını değil kültürel ayrışmayı da gösteriyor. Bu bölgelerdeki insanlar kaçınılmaz olarak marjinalleşerek suça ve şiddete bulaşıyor. Araştırmacılar kentlerin, etnik, ırksal veya sınıfsal olarak ayrışmasının uzun vadede toplumsal birliği ve beraberliği yok edeceğini kesin bir dille ifade ediyor. Dolayısıyla bunun önüne geçmenin hayati derece önem arz ettiğinin altı çiziliyor.

AVRUPA, ÇETİN BİR SINAV VERİYOR!

20. Yy. ’da kendi içinde verdiği zorlu ve kanlı çatışmalardan sonra günümüz demokratik sistemi inşa ederek siyasi ve ekonomik alanda büyük başarılar kaydeden Avrupa, bugün yine çetin bir sınavla karşı karşıya. Bilindiği gibi göç eden milyonların ilk uğrak kapısı doğal olarak Avrupa oluyor. Çünkü Avrupa insan haklarının güvence altına alındığı, refahın ve toplumsal barışın hâkim olduğu dünyanın görece ‘en yaşanılası yeri’ olarak görülüyor.

Ancak Avrupa ülkeleri göçmenlerin bu rağbetine ve ilgisine karşı ikiye bölünmüş vaziyette. Çeşitli çevrelerden, dini/etnik çatışmalar içinde sosyalleşen ve siyasallaşan göçmenlerin; yerleşik demokratik kültüre ve değerlere zarar vereceği, sosyal dokuyu tahrip edeceği yönünde eleştiriler ve itirazlar öne çıkıyor. Buna karşı düzensiz göçmenlerin bir şekilde sisteme entegre edilmesi gerektiğini düşünen ve bu yönde mücadele eden birçok sivil inisiyatif de mevcut. Ancak bu ayrışmanın siyasi alandaki izdüşümü çok daha sert ve radikal.  Macaristan, Polonya, İtalya, Fransa ve İspanya başta olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde göçmen karşıtlığı üzerinden siyaset yapan aşırı sağcı popülist lider ve hareketler giderek güç ve itibar kazanıyor.

Bir taraftan aşırı sağ eğilim ve partiler ana akım olurken bir yandan da tersi yönde umut verici gelişmeler yaşanıyor. Bilindiği gibi 2016’da Pakistanlı göçmen bir aileye mensup olan Sadık Han Londra Belediye Başkanı olmuştu. Bunu izleyen yıllarda Hint kökenli Rishi Sunak İngiltere’nin Başbakanı olurken geçtiğimiz Mart ayında Müslüman bir göçmen olan Hamza Yusuf da İskoçya’da Başbakan olmuştu.

Nisan 2023’te Almanya’da gerçekleşen yerel seçimlerde ise Suriyeli iki göçmen Belediye Başkanı seçildi. Bunlardan biri olan Mike Josef, Almanya’nın önemli finans merkezi sayılan Frankfurt kentine Belediye Başkanı oldu.

Yine bugünlerde ismi sıkça gündeme gelen Hollanda’nın mevcut Adalet Bakanı Dilan Yeşilgöz de bir göçmen. Dilan Yeşilgöz, 12 Eylül askeri darbesi sonrası iltica etmek zorunda kalan Kürt kökenli bir aileye mensup. 14 Ağustos’ta Hollanda Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’nin (VVD) yeni başkanı seçilen Yeşilgöz, Kasım ayında yapılacak erken genel seçime hazırlanıyor. 1984’te ailesiyle birlikte kaçak yollarla Yunanistan’a geçtikten sonra Hollanda’ya sığınan Dilan Yeşilgöz’ün şimdilerde Hollanda’nın ilk kadın başbakanı olabileceği yönünde güçlü tahminler yürütülüyor. Irkçı ve ayrımcı siyasete karşıt bu çarpıcı örnekler göçmen karşıtlığının demokrasiyi aşındırmadığını gösteren olumlu göstergeler olarak değerlendiriliyor.

Siyasi ve iktisadi açıdan küresel bir güç olan Avrupa’da -göçmenler konusunda birbiriyle çelişen ve çatışan- bu iki eğilimden hangisinin galip geleceği, bir “belirleyen” olarak insanlığın kaderini önemli ölçüde biçimlendireceği öngörülüyor.

Haber: VEDAT AK

03 Eki 2023 - 10:24 - Dünya


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Edessa TV Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Edessa TV hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Edessa TV editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Edessa TV değil haberi geçen ajanstır.